4 Ocak 2017 Çarşamba

BATI’DAKİ TÜRK İMGESİ



"Sorun, Atatürk’ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk Devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını Türkiye’de yaşayan Türk–Kürt, Müslüman–laik, Alevi–devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri bugüne dek neden yok etmediler bilinmez.”
Alman Doğu Enstitüsü’nün Müdürü Udo Steinbach, 15 Eylül 1998


Amerika Birleşik Devletleri

ABD Başkanı Thomas Woodrow Wilson’un (1856-1924) isteği üzerine ve 1917’de yayınlanan Bağlaşık (Müttefik) bildirisinde, Türkler için şunlar söylenmiştir: “Uygar dünya bilmelidir ki bağlaşıkların temel amacı herşeyden önce, Türkler’in kanlı despotluğuna düşmüş halkların kurtarılmasını ve Avrupa uygarlığına kesinlikle yabancı olan Türklerin Avrupa dışına atılmasını içerir”.1
Amerikalı Senatör Upshow 1927 yılında Senato’da yaptığı konuşmada şunları söylüyordu: “Lozan Antlaşması, Timurlenk kadar hunhar, müthiş İvan kadar sefil ve kafatasları piramidi üzerine oturan Cengiz Han kadar kepaze olan bir diktatör’ün zekice yürüttüğü politikasının bir toplamıdır. Bu canavar, savaştan bıkmış bir dünyaya, bütün uygar uluslara onursuzluk getiren bir diplomatik anlaşmayı kabul ettirmiştir. Buna her yerde Türk zaferi dediler...”2
Bir başka Amerikalı, Senatör King, aynı yıl senatoda yaptığı konuşmada, Türkiye’de kapitülasyonların kaldırılmış olmasının, uluslararası anlaşmalara aykırı olduğunu söyleyerek; “Türkler cahil, fanatik ve nefret dolu insanlardır” diyordu.3
Harvard Üniversitesi Siyasi Bilgiler Fakültesi Profesörlerinden Albert B.Hart, öğretim üyeleri arasında topladığı 107 imzalı bir metni, senatörlere ve hükümet yetkililerine göndermişti. Bu metinde şunlar yazılıdır: “Türklerin Avrupa ve uygar uluslar çerçevesinde yeri yoktur. Kemalist rejim mutlaka çökecek ve milliyetçi Türk Hükümeti’nin amaçları asla gerçekleşmeyecektir”.4

İngiltere

İngilizlerin çok saygı duydukları, yaşlı Başbakanları Gladstone, 19.yüzyıl sonlarında Türkler için şunları söylüyordu: “İnsanlığın tek insanlık dışı tipi Türklerdir”.5 1919 yılında İngiltere Başbakanı Lloyd George’un görüşleri ise şöyleydi: “Türkler, ulus olmak bir yana, bir sürüdür. Devlet kurmalarının ihtimali bile yoktur... Yağmacı bir topluluk olan Türkler, bir insanlık kanseri, kötü yönettikleri toprakların etine işlemiş bir yaradır”.6
Tarih, Avrupalıların “yok etme” örnekleriyle doludur. William Barry, “yok etmeyi”, Türklere uygulamak isteyen Batılılardan biridir. 1920’de yazdığı Constantinople adlı kitabında açıkça dile getirdiği düşünceleri, yalnızca kişisel duygular değil, Avrupa’da yaygın olan bir anlayış ve yerleşik bir politikadır.
Barry, sözkonusu kitapta şunları yazar: “Türkleri sistemimize katmak ve asimile etmek için yapılan girişimlerin tümü başarısız olmuştur ve ilerde de başarısız olacaktır. Onlar Orta Asya platolarından yola çıkmış ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun sonunu hazırlamışlardır. Er ya da geç geldikleri yere dönmelerini sağlamak, uygarlığın üzerimize yüklediği bir zorunluluktur. Ben, Hıristiyan halklarının birgün birleşip Anadolu’yu bin yıl öncesi gibi, süt ve bal taşan şehirlerle dolu hale getirmesini istiyorum”.7

Almanya

Konrad Adenauer Vakfı’nın Türkiye Danışmanı, Alman Dışişleri Bakanlığı’nın finanse ettiği Alman Doğu Enstitüsü’nün Müdürü Udo Steinbach, 15 Eylül 1998 günü Lingen Akademisi’nde verdiği konferansta şunları söyledi: “Sorun, Atatürk’ün bir paşa fermanıyla yarattığı yapay ürün Türk Devleti ve Türk ulusudur. Sorun, Kemalizm ve Kemalizmin ulusçuluk ve laiklik ilkeleridir. Sorun, uyduruk, zorlama ve yapay Türk ulusudur. Böyle bir ulus yoktur. Olmadığını Türkiye’de yaşayan Türk–Kürt, Müslüman–laik, Alevi–devlet çatışmalarında görmekteyiz. Bu uyduruk ulusu Atatürk nasıl kurdu? Önce Ermenileri yok ettiler, sonra da Rumları. Kürtleri bugüne dek neden yok etmediler bilinmez”.8
Udo Steinbach’ın, olaylara “insanları yok etme” anlayışıyla bakması doğal olarak yetiştiği toplumun değer yargılarıyla ilgili bir sorundur. Gelişkinlikle ilkelliği en uç noktalarda birlikte yaşatmayı “başaran” Almanya, dünya siyasetine Hitler’i, “toplama kamplarını” ve “gaz odalarını” armağan etmiş bir ülkedir.
İnanılmaz gelebilir ama kimi Alman kuruluşları, Hitler’in işlediği suçların sorumluluğunu, Türklerin üzerine yıkmaya çalışıyor. Hitler’in, “insanları yok etmeyi”  ve “gaz odalarını”, Türklerden öğrendiği söyleniyor.
“Alman Parlamentosu Bilimsel Çalışma Servisi” adlı örgütün, 3 Nisan 2000 tarihli raporunda şunlar yazıyor: “1915 yılındaki soykırımda, Alman Nasyonal Sosyalistlerinin 25 yıl sonra gerçekleştirdikleri toplu yok etme metotları önceden uygulandı... Türkiye’de, çalıştırarak yok etme, kurbanların hayvan vagonlarında taşınması ve insafsız tıbbi deneyler yapıldı. Ermeni askerlere ve sivillere tifo virüsü aşılandı, Trabzon’da Ermeni çocuklar hamam süsü verilmiş odalarda zehirli gaz ile öldürüldü. Görünen o ki, Adolf Hitler, Türklerin soykırımı hakkında çok iyi bilgi sahibi olmakla kalmamış, bunu bir örnek olarak da almış”.9

Fransa

1918’de, “Türkiye Hıristiyanlar’ın Soykırımı” adlı bir kitap yazan Fransız K.D’Any, kitabını “Türk barbarlığının kurbanı 2 milyon Ermeni’ye” adar ve önsözünde şunları söyler: “Genel insan uygarlığı açısından bakıldığında, Türkler’in Batı kültürüne korkunç bir darbe vurduğu görülür. Yaptıkları soykırımlarla, soylu ve üstün bir ırkın, aşağılık ve soysuz bir ırk tarafından yokedilmesine neden olmuşlardır. Bugün tanık olduğumuz, soykırımların en yeni biçimidir”.10
19.Yüzyılda C.G.Bello, “Türkiye Üzerine Notlar ve Düşünceler” adlı kitabında Türkler hakkında yazılmış olumsuz görüşleri biraraya getirir ve Avrupa’da yaygın olan ne kadar sapkınlık varsa bunları Türkler’e yakıştırır: “Türkler, tüm varlıklarıyla kendilerini en aşağılık zevklere adamışlardır. Fuhuş, oğlancılık, ahlaksızlık ve ensest ilişkiler batağında yuvarlanarak, kendilerini sadist bozukluklara vermişlerdir”.11
C.G.Bello, savlarını bu görüşlerle sınırlı bırakmaz ve tam bir ırkçı yaklaşımla Türk çocuklarını da içine alan akıl dışı savlar ileri sürer. Türkler’in sahip olduğu ne kadar kişisel ya da toplumsal olumlu özellik varsa, bunların tümünü karşıtına dönüştürerek Türkler’e yakıştırır.
Ona göre, “Türk çocuğunun zeka yapısı ırksal özelliğinden dolayı geridir; Avrupalı çocuktaki ilerleme ve uygarlık yaratma yetisi onda yoktur. Bu nedenle Türklerde, başkasının hakkına saygı, kişisel sorumluluk duygusu, dostuna içini dökme, aile yuvası sıcaklığı ve fedakârlık duygusu gibi kavramlar bulunmaz”.12

Yaptığıyla Suçlama

C.G.Bello’nun bunları söylediği dönemlerde, Avrupa’da çocuklar tam bir sahipsizlik içindedir. Ve çok sayıda çocuk ailelerince sokağa bırakılmaktadır. 18.Yüzyıl Avrupası, tarih içinde çocuğun en sahipsiz olduğu ve acı bir insanlık dramının yaşandığı bir dönemdir.
1772’de Paris’te, bir yıl içinde doğan tüm çocukların yüzde 43’ü sokağa bırakılmıştı. D’Alembert adlı yazara göre bu çocuklar, manastır yakınlarına ya da kilise avlularına bırakılıyordu. Çocuk bırakmak, yalnızca Fransa’da değil, hiçbir Latin ülkesinde suç değildi.13
Avrupa’da bu denli çocuk sokağa bırakılırken, Türkiye’de sokağa çocuk bırakmak bir yana, aile bireylerinin tümünü yitiren çocuk bile sahipsiz kalmıyor, onun eğitim ve gelişimi, akrabalık gelenekleri içinde sağlanıyordu.
Molte Brun, “Evrensel Coğrafya” kitabında, Bello’nun savlarını bir başka açıdan geliştirir ve Türkleri dünya olaylarına “ilgisiz”, “uyuşuk”, “bilgisiz” insanlar olarak gösterir. Türkler, insancıl yaşam biçimlerine karşın aşağılanır ve şunlar söylenir; “Vurdumduymaz Türk, toplumların içinde bulunduğu çalkantıları bilmez. O rahat sedirindeki yastıklarının üzerinde yatar. Suriye tütünü ve moka kahvesi içer, dans eden köleleri izler. Birkaç afyon tohumu onu Cennet’e, ‘ölümsüz güzelliklerin olduğu yere’ götürür”.14
V.Marac adlı Fransız yazar “Türk Sorunu” adlı kitabında, İtalyan Bello’nun ırkçı savlarını geliştirir ve son derece ilkel yeni görüşler ileri sürer. Ona göre Türkler, “Anadolu’ya geldiklerinde yanlarında hiç kadın yoktu. Anadolu’nun güzel kadınlarıyla evlendiler ve çirkin ırklarını güzelleştirdiler”.15
Birçok insana inanılmaz gibi gelebilir ama Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 27 Şubat 1919’da toplanan Paris Barış Konferansı’na sunulan bir raporda, V.Marac’ın görüşlerinin hemen aynısı yineleniyor ve şunlar söyleniyordu: “Türkler savaşlar ve katliamlarla sürekli kan döktüler. En güzel ve en gürbüz kadınlarla evlendiler, Müslüman olmayan erkek çocukları askere aldılar; bu nedenle Yunan nüfusu önemli ölçüde azaldı. Konstantinopolis’in (İstanbul y.n.) alınmasıyla birlikte yavaş yavaş Yunan ırkıyla karıştılar. Türk ırkı giderek ilkel Türk-Moğol tipinden kurtulup, Ari tipe yaklaştı”.16

İtalya

İtalyan yapıtlarında ileri sürülen görüşler, Almanya’dakilerin hemen aynısıdır. “Müslüman Türk” imgesini tanımlayan İtalyan yaklaşımı şu savları içerir; “Türkler; güdülmeye muhtaç, yağmacı, küfürbaz, tembel, askerlik ve savaştan başka bir yeteneği olmayan, saldırgan, haşhaş tüketicisi, kadın düşkünü, bıyıklı, suçluları kazığa oturtan, gülünç bir dil konuşan, zevksiz, güzel sanatlardan anlamayan, cahil, kolay kandırılabilen, kadın satan, okumaz-yazmaz, belgeye ve yasaya değer vermeyen, yalnız kaba güçten anlayan, ezberci, değişmeye direnen, koca gövdeli ama küçük beyinli, kızılderililer gibi insanlardır”.17
Türk düşmanlığının Batı’da hala sürdüğünü gösteren en açık belge, Katolik Kilisesi’ne bağlı İtalyan piskoposlarının yayın organı olan, L’Avvanire Gazetesi’nde yazılanlardır. Bu gazete, 3 Ocak 2000 tarihli sayısında, Türkiye’nin AB’ne üyeliği konusunda görüşlerini açıklarken şunları söylemektedir: “Müslüman Türkiye’nin AB’ne girmesi kimliğimize gölge düşürür. Bu üyelik, yan yana büyüyen Hıristiyan gelenekleri ile şekillenen Avrupa medeniyetlerinin temelindeki ittifakları sarsar. Unutmamalı ki ‘Avrupalı Fikri’, başlı başına ‘Düşman Türklere’ ve Türkiye’nin başını çektiği İslam dünyasına karşı gelişti. Ankara ile yakın ilişkiler geliştirmeye evet. Ama farklı tarihi ve kültürel gerçekler farklı kalmalıdır”.18

Yunanistan

Yunan yazarı Moskopulos, 1920’de yazdığı Tarihleri Tarafından Mahkûm Edilen Türkler adlı kitabında, Türkler’in bulundukları yerlerde oturmaya haklarının olmadığını, geldikleri yere yani Orta Asya’ya gitmeleri gerektiğini ileri sürer ve şunları söyler: “Tarih hükmünü vermiştir. Bu yağmacı ve katiller milletinin Avrupa’da oturmaya hakları yoktur. Atalarının yaşadığı yere gitmelidirler”.19
Moskopulos’un sözlerini Türkiye’nin aynı 1920’deki gibi güçsüz düştüğü 20.yüzyıl sonunda Yunanistan Dışişleri Bakanı Teodoros Pangolos yinelemiştir. Moskopulos’tan 77 yıl sonra, 1997’de, üstelik bir devlet yetkilisi olarak Türkiye ve Türkler için söylediği sözler şunlardı: “Türk askeri ve diplomatik düzeninin bir bölümü, Ege’deki sınırlarımızın ve egemenlik haklarımızın tartışmalı olduğunu söylüyor. Bizim bu konuda Türklerle görüşme yapmamız mümkün değildir. Hırsızla, katille, ırza geçen tecavüzcüyle görüşmemiz olanaksızdır”.20

Kanıtsız Yargılar

Türklerin, “uygarlıktan uzak”, “yıkıcı” ve “talancı” barbarlar olduğu yönündeki Batı görüşü, sanılandan ve bilinenden çok daha yaygın, dizgeli ve eskidir. Batı tarihçilerinin çok azı dışında hemen tümünün ortak görüşü olan bu yaklaşım, aynı zamanda devlet politikalarında yansımalarını bulan, resmi görüş konumundadır.
Barbarlık ya da talancılık türünden bilinen görüşler; veriye dayanmadan, kanıt göstermeden sürekli yinelenerek kaba bir propaganda durumuna getirilir ve bu konu, fazla bir incelemeye gerek duyulmayacak kadar açık bir gerçek izlenimi yaratılarak ele alınır. İnceleme ve belge bulma değil, kanıtsız yargı öne çıkar.

DİPNOTLAR

1      “Milli Kurtuluş Tarihi” D.Avcıoğlu, İst. Mat.-1974, sf.34
2      “Amerika, NATO ve Türkiye” Prof.Dr.Türkaya Ataöv sf. 172 ak. Emin Değer “Oltadaki Balık” Çınar Araştırma 5. Bas., sf.182
3      “Amerika, NATO ve Türkiye” Prof.Dr.Türkaya Ataöv sf. 172 ak. Emin Değer “Oltadaki Balık” Çınar Araştırma 5. Bas., sf.182
4      a.g.e. sf.183
5      “Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük” Tarık Zafer Tunaya Arba Yay.,  3.Baskı, sf.141
6      a.g.e. sf. 141 ve “Çanakkale Olayı” David Walder, İst. 1971, sf. 287 ak. D.Avcıoğlu “Milli Kurtuluş Tarihi” İst. Mat. 1. Cilt sf.35
7      “Constantinople”, William Barry, Nimeteenth Century and After, Londra, 1920, sf. 728; ak. Stephane Yerasimos, “Türkler” Doruk Yay., 2002, sf.49
8      “Türkiye’de Alman Vakıflarının Marifetleri” Tamer Bacıoğlu, Cumhuriyet 06.07.1999
9      “Naziler Soykırımı Türklerden Öğrendi” Aydınlık 11.02.2001
10     “L’Extermination des chretiens de Turquie. Ala memoire victimes de la barbarie turque”, K.D’Any Lausanne, Imprimerie La Concorde, 15 Juillet 1918, p.25; ak. httb: // www.tetedeturkck.com/prejuges / Prejuges. htm
11     “L’Angleterie, La France et le Probleme de Constantinople Notes et Reflections surla Turquie”C.G. Bella, Paris Librairie des Sciences et Sociales, 1920, P-15–17; ak. http: // www. tetedeturc . com/prejuqes/prejuges.htm
12       L’Angleterre, la France et le probleme de Constantinople. Notes et reflexions sur la Turquire” C.G.Bello 1920, sf.35-37; ak. S.Yerasimos “Türkler” Doruk Yay., 2002, sf.42
13       “Cinsel İlişkiler Tarihi” Andre Daninos Gelişim Yay., 1774, sf. 144; ak. Hüseyin Kılıç, “Batıda Kadın” Otopsi Yay., 2002, sf.237
14       “Geographie Universelle” Malte-Brun, 1860, Paris, Geme Edition; ak. httb: // www. tetedeturc . com / prejuges.
15       “La Question de Turquie”, V.Marc, La Liquidation de la dette Publique Ottomane, Paris, L’Orient İllustre, 1919 sf.7-8; ak. a.g.e. sf.40
16       “Le Role Economique des Grecs en Thrace” Alexandra Antoniades, 27 Şubat 1919’da 19191 Barış Konferansına Sunulan Rapor, Paris, 1919, sf. 5; ak. a.g.e. sf.41
17       “Türk Kimliği” Prof.Bozkurt Güvenç, Remzi Yay., 6.Bas.2000, sf.290
18     “Kilise, Türkiye’nin AB Adaylığına Karşı” Nilgün Cerrahoğlu Milliyet 10.01.2000
19     “Devrim Hareketleri İçinde Atatürk ve Atatürkçülük” Prof.T.Z.Tunaya, ARBA Yay., 3.Basım-1994, sf.42
20     “Pangolos Türkiye’ye Hakaret Yağdırdı” Cumhuriyet, 25.09.1997





Arkadaşlarınızla bu yazı paylaşın.

11 yorum:

Dualarim dedi ki...

Elinize sağlık. Çok faydalı bilgiler paylaşıyorsunuz. Bende kendimce bir blog hazırladım inceleyip yorum yapmanız mümkün mü teşekkürler. http://huzurkaynagi.blogspot.com

Adsız dedi ki...

Bana göre Türkiye on numara bir ülke olabilirdi deniz güneş sörf Rakı kış turizmi vs. Yazıda bahsettiğiniz diğer milletler ile de hiçbir sorunu olmadan saygı duyularak ve sevilerek parlak bir geleceğe ilerleyebilirdi. Asıl dini olan Şamanizmi bırakıp arabın dinini kabul ederek en büyük hatayı yapmıştır. Hayır ya kendi dinin Şamanizmi bırakma yada burnunun dibindeki Urum kağanın dini Hristiyanlığı kabul et. Yapılmış en büyük yanlışlık islamı kabul etmektir. Esasında Hristiyanlık kabul edilmiş olsaydı bugün bütün Avrupa ve dünyadan destek görürdük güçlü bir millet olarak ortadoğunun kafasına çekiç gibi inerdik. Yunanistan nasıl el bebek gül bebek seviliyor destek görüyorsa Türkiye daha çok sevilirdi. Avrupa Birliğinin ortadoğu denen lağım çukuruna sınır olan en güçlü Hristiyan devleti olurdu. Ben olaya öyle bakıyorum prestijli kimsenin vize istemediği bir pasaport ile kız arkadaşınla gider İbiza İspanyada kalırsın istersen dönmezsin ne güzel alkol komasına girersin :) Bakın Kıbrıs Rum kesiminin pasaportundan ne Avustralya nede Kanada vize istiyor al sırt çantanı istediğin yere git. Ben islamı sorumlu tutuyorum keşke hiç bulaşılmasaymış. Yaşanacak ne güzel hayatlar varken islam denen dünyanın en gereksiz şeyi bulmuş bu ülkeyi. Tarihin en büyük hatasıdır.

Adsız dedi ki...

Sorun İslam değil, senin bakış açın.
Hata tarihin değil, Türklerin devşirilmiş (sizin gibi) kişileri başa getirmesindeydi ve bu hata da ısrar etmeye devam etmesindedir.

Tigerauge dedi ki...

Sayın Adsız: Sunduğunuz kuram gerçekleşmiş olsa, neticeleri belki tahmin ettiğiniz gibi Türkiye icin gayet olumlu olabilirdi (tabii bu denkleminiz Hiristiyanların kendi aralarındaki geçimsizlikleri hesaba katmıyor o başka, örneğin Dünya Savaşları, vs). Fakat galiba unuttuğunuz husus, din seçiminin sadece siyasi veya jeopolitik çıkarlar hesabı ile değil, kişisel veya toplumsal inanca dayalı olduğu. Dolayısıyla bazı kişiler, bir insan olan Hz. İsa’nın Hiristiyanların MS 325 yılında toplanan Birinci İznik Konsilinde karara varıldığı gibi peygamber’den öte Tanrı’yla aynı öze sahip olduğunu kabul etmeyi veya Şamanizm gibi genelde çok tanrılı bir inancı makul bulmayabilirler. Yani Türklerin İslamı kabul etmiş olmalarının nedeni sadece Arapların etkisinden değil, o devirdeki diğer dinlere nazaran içeriginden dolayı seçilmiş olma olaşılığı daha muhtemel.

Tigerauge dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Tigerauge dedi ki...
Bu yorum yazar tarafından silindi.
Tigerauge dedi ki...

Batı’nın tümünde Türk imgesi hakkında bir genellemede bulunamam, fakat 28 Ocak – 1 Şubat 2017 tarihleri arasında ABD’de YouGov şirketi tarafından yapılan ve 7,150 kişiyi kapsayan bir ankette kendilerine 144 ülkenin ismini içeren bir liste gösterilip “Bu ülkeleri ABD’nin dostu mu, düşmanı olarak mı algılıyorsunuz?” diye sorulduğunda Türkiye ile ilgili neticeler şöyle:

ABD’ye Düşman: 4% / Dost değil: 24% / Dost: 29% / Müttefik: 12% / Emin değilim: 31%

Kaynak: https://today.yougov.com/news/2017/02/02/americas-friends-and-enemies/

Ayrıca, ABD’nin en tanınmış gazetelerinden New York Times’da 3 Şubat 2017 tarihinde yayınlanan bir anketin neticesi, 134 ülkenin isimlerinin yer aldığı “Dost-Düşman” çizelgesinde Türkiye halen 74. sırada. Fakat bu algılama, ülkemizde ve dünyada yer alan olaylar tarafından büyük ölçüde etkileniyor çünkü 2014 yılında yapılan daha önceki ankette aynı çizelgede Türkiye o tarihte 47. sırada bulunuyormuş. Yani son üç yılda itibarımız 27 ülke düşmüş.

Kaynak: https://www.nytimes.com/interactive/2017/02/03/upshot/which-country-do-americans-like-most-for-republicans-its-australia.html?_r=0

armagan buker dedi ki...

Bir insan ya da bir toplum, eğer başkalarınca beğenilmeyi istiyorsa, buna asla ulaşamayacaktır, zorla güzellik olmaz, olsa da birşeye yaramaz; öz özüyle var olmanın tek onurlu yolu kendi olmaktır.

armagan buker dedi ki...

Bir insan ya da bir toplum, eğer başkalarınca beğenilmeyi istiyorsa, buna asla ulaşamayacaktır, zorla güzellik olmaz, olsa da birşeye yaramaz; öz özüyle var olmanın tek onurlu yolu kendi olmaktır.

Adsız dedi ki...

Adsız haklı. Osmanlının yayılmasında İslam'ın, yani, Müslüman olmayanların mallarını, canlarını zor kullanarak almak, onları İslama yöneltmek görevdir anlayışı(gaza) çok çok önemli olmuştur. Talan, hırsızlık ''gaza'' lafı altında meşrulaştırılmıştır. Osmanlı bu anlayışla, önce, zenginliği cezbedici olan Hıristiyan Batı Anadolu ve Rumeli'ye yönelmiştir. Bu topraklara durup dururken saldırılmış, bu toprakların zenginliklerine, üzerlerinde yaşayan masum insanlara kılıç yoluyla hakim olunmuştur. 15. yüzyıldan itibaren dünya koşulları değişmeye başlamıştır. Hristiyan Avrupa, coğrafi keşifler, Rönesans, dinde reform/aydınlanma sayesinde müthiş biçimde değişir ve ilerlerken Osmanlı, bunlardan hiç habersiz olmasının yanında, Araplaşmaya, yani gerçek dünyadan, realiteden daha da fazla kopmaya başlamıştır.(Prof. Halil İnalcık hocanın bunu dile getiren videosu You Tube'da var.) Bu durumda, sözünü ettiğimiz tarihi atılımlar sayesinde güçlenen Avrupa karşısında zayıf pozisyona düşen, Hıristiyan ülkelerini soyup talan etme imkanını kaybeden Osmanlı gerilemeye başlamış ve kaçınılmaz akıbete uğrayarak çökmüştür. Neden gerilediği/ zayıfladığı, neden Batı ülkelerinin oyuncağı(yarı sömürge) haline geldiği ve sonunda neden çöktüğü sorularına gelince....Bu soruların hepsine verilecek cevapların dayandığı temel, Osmanlı Devletinde hem yöneticilerin hem millet-i hakime denilen Müslüman Türklerin İslam/Arap dininin esiri olmalarıdır. Bu esaret bağlantısı, her türlü yaratıcılığa, yenileşmeye, çağdaşlaşmaya,yani Kafir Batı'ya uyum sağlayarak ayakta kalmaya engel olmuştur. Son bin yıl içinde kurulmuş bulunan en büyük İslam imparatorluğunun, esas itibarıyla, dayandığı din yüzünden gerilediği ve çöktüğü söylemine karşı çıkanlar olacaktır. Onlar, bugün, 21. yüzyılda, ülke içinde ve dışında başı belada olmayan, uluslararası muteber kuruluşların başarı, itibar, gelişme düzeyi, hukuk, insan haklarına saygı vb derecelendirmelerinde en sonlarda yer almayan İslam ülkesi bulunup bulunmadığına baksınlar. Ayni şekilde, devlet işlerinde yolsuzluk/hırsızlık, keyfi yönetim, iltimas,kadınların statüsü,her türlü ayırımcılık vs konulara ilişkin derecelendirme listelerinde İslam ülkelerinin en başlarda boy gösterip göstermediğinie nazar atfetsinler. Bütün bu olumsuzlukların neden hemen hemen bütün İslam ülkelerinde ortaya çıktığını düşünsünler. Bu çok garip bir tesadüf müdür? Yoksa, hepsinde ortak ve belirleyici olan bir faktör mü etkili olmaktadır?

Adsız dedi ki...

1844'de yayınlanmış Fransızca bir kitap okuyorum. Yazar seyyah ve tarihçi...1840 'ların başında Osmanlı ülkesine geliyor, Istanbuldan itibaren Anadoluyu, Mezopotamyayı, Lübnanı at, eşek, katır sırtında dolaşıyor(o günün koşullarında delilik). Parise dönünce 400 küsur sayfalık kitabı yazmış. Diyor ki, ''Bu İslam dini sayesinde bazı insanlar dürüst ve ahlaklı olabilir. Ama hiç kimse uygar ve çağdaş olamaz.''
Laiklik Türkiye gibi bir ülke için hayat memat meselesidir. Sağ ol Baba Atatürk.

Yorum Gönder