5 Şubat 2016 Cuma

ESKİ TÜRKLERDE EĞİTİME VERİLEN ÖNEM


Türkler, çetin doğa koşullarına ve göçlerin güçlüklerine dayanmak için örgütlü olmak zorundaydılar. Bu zorunluluk, bilgili ve bilinçli olmayı gerektiriyordu. Bilgi ve bilgiye ulaşmanın aracı olarak eğitime Türkler’in, neredeyse bir yaşam sorunu gibi önem vermelerinin temelinde yatan neden budur. Türkler çocuklarına, her zaman ve her koşul altında, ailede ya da okulda, yüzeysel ya da kapsamlı, hangi biçim ve nitelikte olursa olsun; yaşam özelliklerini, geleneklerini ve ahlakını öğretmeyi bilmişlerdir.


Eğitim ve Korunan Kimlik


Bilgiye ve ona ulaşmanın aracı olarak eğitime, her toplum önem verir. Ayakta kalmak için doğanın yaptığı eğitmenlik bir yana bırakılacak olursa, önceden tasarlanan ve bu amaca yönelmiş olan eğitim ve öğretim, kuşkusuz bir uygarlık sorunudur ve yaşamı güzel kılan herşeyin başlangıç noktasıdır. Eğitim, insanı insan yapan üretim eyleminin doğal bir sonucudur ve zorunlu olarak yaşamın belirlediği koşullar altında gelişerek, içinde geliştiği koşulları değiştirmeye yönelir. Bu, tüm toplumlarda böyledir.

Yaşama Bağlı Eğitim

 Türkler’in eğitime verdiği önem, genel yaklaşımın dışında değildir ancak yaşam biçimlerinden kaynaklanan ilgi çekici özellikleri vardır. Türklere özgü özelliklerin kaynağını; Orta Asya’da, büyük göçlerde ve göç koşullarının yarattığı gereksinimlerde aramak gerekir.
Uyum göstermeye ve sürekli değişime dayanan göç koşullarının; yeniliğe açık, devingen ve direngen bir yaşam biçimini gerekli kılması, eski Türkleri bu koşullara uygun insanlar haline getirmiştir. Bu insanlar, giriştikleri eylemin gereği; günlük yaşamlarından gelecek kaygılarına dek; sorunlarına çözüm bulmak, toplumsal yaşamın her alanını düşünmek ve düzenlemek zorundaydılar. Örgütlenme ve dayanışma duygularını geliştiren bu zorunluluk, aynı zamanda ve kaçınılmaz olarak bilgili olmayı, bunun için de öğrenmeyi gerekli kılıyordu.

Sürekli Yenileşme

Yeni koşullara uyup sürekli yenileşmek, üstelik bunu kimliğini koruyarak yapmak, güç bir iştir; özel çaba ve yetenek ister. Bu ise ancak eğitimle sağlanabilir.
Bilgi edinmenin en kolay belki de en sağlam yolu yaşayarak öğrenmektir. İnsanlar, bilgiye önce böyle ulaşmıştır. Bu süreç, öncesiz ve sonrasızdır. Ancak, bilgiyi yaşayarak öğrenmek, aynı zamanda bir ilkellik göstergesidir. İnsan, kendisinden öncekilerden edindiği bilgiyi, sonrakilere aktararak ve aktarma araçlarını bularak gelişmiştir. İnsan eğitildikçe insanlaşmıştır.
Sözle aktarım ve yaşayarak öğrenme, sınırları daralsa da hala sürmektedir ve her zaman sürecektir. Ancak, bilgi aktarma aracı olarak yazı ve yazının sağladığı bilimsel gelişme; önceden tasarlanmış eğitimin yaygınlaşmasını ve eğitimin doğa ve toplumun gelişimine yön veren bir güç durumuna gelmesini sağlamıştır. Eğitim artık, bugünün ve geleceğin tasarlanmasını sağlayan uygarlığın temel ölçütüdür. Açıktır ki, en uygar toplumlar, en iyi eğitilmiş toplumlardır.

Eğitim Ailede Başlar

Eski Türklerde eğitim, tüm toplumlarda olduğu ve bugün de sürdüğü gibi ailede başlıyordu.  Çocukların aile içi bakımı annenin göreviydi ancak onların geleceğine yön verecek olan eğitimlerinden “kız-erkek ayırımı yapmadan”1 anne ve baba birlikte sorumluydu.
Çocuğa kimlik kazandırılması ve onun topluma duyarlı bir kişilikte eğitilmesi, Türklerin önem verdiği konulardan biriydi. Bu nedenle, çocuğa ve çocuk eğitimine çok duyarlıydılar. Çocuk, yalnızca kendisinin ve ailesinin çıkarlarını korumak için değil, ilerde sorumluluklar yükleneceği toplum için eğitilirdi. Boyun ya da budunun varlığını geleceğe taşıması, çocuğa ve onun eğitimine bağlıydı.
Eski Türklerde çocuk eğitimine verilen önem, ortak bir duygu, topluma toplumsal bir gelenekti. Etkisini bugün de sürdüren bu gelenek; Türk ailesini, çocuğunun eğitimi için her türlü güçlüğe katlanan, onları okutmak için elinden gelen herşeyi yapan bir konuma getirmiştir. Bu konuda gösterilen özveri, toplumun her kesimini içine alan ortak bir tutumdur.
Rus tarihçi Vasili Barthold, “Moğol İstilasına Kadar Türkistan” adlı yapıtında, 10.yüzyılda Türk ailelerin çocuklarını eğitmek için yaptıklarına değinir ve “yoksul bir köylü kadının, okutmak için Semerkant’a gönderdiği çocuklarına, yün dokuyarak baktığından”  söz eder.2
Çocuğun bakımı ve ilk eğitimi doğal olarak anneye aittir. Aile ve akraba töresi, komşularla başlayan toplumsal ilişkiler, gelenekler ve inanç biçimleri; önemli oranda anne tarafından öğretilirdi. Babanın aile içi eğitimde tamamlayıcı bir işlevi vardı.
Baba, kişilik kazandırmanın yanı sıra, erkek çocukların av ve savaşkanlık yeteneklerini geliştirmeyi üstlenirdi ve bu eğitim çok küçük yaşta başlardı. Bu aşamada, anneyle baba arasında bir iş bölümü ortaya çıkar ve “kızı anne, oğulu baba” yetiştirirdi. Kırgızlarda “babasız oğul, anasız kız bakımsız (eğitimsiz y.n.) sayılırdı.3

Devlet Eğitimi

Eski Çin belgeleri, başlangıçta ana-babanın yükümlendiği, daha sonra devletin ele aldığı, “Türk çocuklarının eğitimi” konusunda çeşitli bilgiler içerir. Askeri eğitimin, nitelik ve biçim olarak ele alındığı bu belgelerden birinde şunlar söylenmektedir: “Küçük çocuklar, koyunlara binip kuşlara, gelinciklere ve farelere ok atarlardı... Erkek çocuklar, savaş için eğitim yapardı... Ava giderler ve ok atma eğitimi alırlardı. Küçüklü büyüklü tüm erkekler, son derece iyi okçudur. İki-üç yaşında çocuklar bile ata biner, onunla gezer ve atı dörtnala sürebilirdi. Bu çocuklara kendi boylarında yay verip, yay germek öğretilirdi. Hepsi çok çevik ve cesurdular”.4

Ticari Eğitim 

Aral Gölü’nden Orta Asya’nın içlerine dek uzanan bölgede yaşayan Maveraünnehir Türkleri, ticari eğitime, genel eğitim içinde özel önem verirler ve çocuklarını küçük yaştan bilgili ve bilinçli girişimciler olarak yetiştirirlerdi.
Çin kaynaklarına göre, Semerkant ve Buhara’da; Türkler “çocuk doğunca, büyüdüğünde tatlı dilli olsun diye ona şeker verirler”, “beş yaşına gelen her çocuğa okuma-yazma öğretirler” daha sonra “ticaret eğitiminden geçirerek, (görgüsünü arttırsın diye y.n.) komşu ülkelere gönderirlerdi”. Çinliler’e göre bu bölgenin insanları, “şarabı, müziği ve kâr etmeyi severler, yolda şarkı söylerler”; “ticarette üstün, kâr etmede ustadırlar”5
Eski Türkler, ölümler nedeniyle ailelerin dağılmasına, çocukların eğitimsiz kalmasına ya da sahipsiz kalıp başlarını alıp gitmesine izin vermezlerdi. Hiçbir aile reisi ben ölürsem çocuklarım ve eşim ne olur diye kaygı duymaz, kendisinden sonra çocuklarına kimlerin, nasıl bakacağını bilirdi. Bunlar, törelerle belirlenen ve aksamadan uygulanan konulardı. Baba öldüğünde çocukların sorumluluğu anneyle birlikte kardeşlere geçer, onlar yeğenlerinin bakım ve eğitimini kendi çocuklarından ayırt etmeden yüklenirdi.6

Eğitmenler

Eski Türkler, eğitim ve öğretimi, yalnızca bilgi edinmenin bir aracı olarak değil, bununla birlikte ve esas olarak, milli kimliğin korunması amacıyla ele almışlardır. Bu amaç için ileri eğitim yöntemleri geliştirip bu konuda uzmanlaşmışlardı.
Eğitim, yazı üzerinde yoğunlaştırılarak, ilk kez Ön-Türk yazı okullarında sistemleştirilmiştir. Tamgalı Say Okulu dünyanın en eski ders verilen yeridir, yazı burada doğmuştur. Sülyet, Manğıstav, Isub-Öğ ve Uv-On okulları değişik abecelere kökenlik etmişlerdir.7
M.Ö.5.yüzyılda, Pers hükümdarları çocuklarını eğitmek ve yönetime hazırlamak için İskitli öğretmen ve eğitmen getirtirken8, M.S.10.-11. yüzyıllarda Türk bilim adamları hemen tüm İslam ülkelerinde dersler veriyordu. Selçuklu medreseleri, döneminde eşi olmayan eğitim kurumlarıydı.
Rus tarihçi Vasilyev Dimitri, ekibiyle birlikte, Yenisey Havzası, Sayan ve Altay Dağları’ndan Sibirya’nın içlerine dek uzanan araştırmalarında, 300 kadar Göktürk yazısıyla yazılmış mezar ve kaya yazıtı bulmuştur. Yazıtlardan Türk tarihine yönelik yeni bilgiler aktaran Prof.Dimitri, “Göktürk yazısının Türk dillerine en uygun yazı” olduğunu belirtmiş ve bulduğu yazıtların “Türkler’de geniş halk kitlelerinin okuma yazma bildiğini göstermesi bakımından son derece önemli” olduğunu söylemiştir.9
Türk toplumunda, tüm toplumlarda olduğu gibi, devletin güçlü, gönencin yüksek olduğu dönemlerde eğitime verilen kamusal destek artmış, eğitim yaygınlaştırılmıştır. Güçsüzlük dönemlerinde ise, doğal olarak bunun tersi olmuştur. Devletin eğitime yaptığı katkının azalması önemli bir olumsuzluk yaratmış ancak Türk insanı eğitim eylemini kesintiye uğratmayarak, başka yöntem ve araçlarla sürdürmüştür. Anadolu’nun yoksul ama bilge kişileri; dervişler, aşıklar, abdallar, Osmanlı baskısına karşın, yüksek düzeyli doğal öğretmenler olarak her yaştan halka ulaşmışlar; tarikat, tekke ve zaviyeler, halkı, hiç durmamacasına eğitmiştir.
Eğitim, 10.yüzyıldan sonra Türk toplumlarında, daha kuramsal hale geldi ve çeşitlenip yayıldı. Aile eğitimi yanında, devletin ya da vakıfların açtığı okullar, dinsel ya da mesleki eğitim veren kurumlar oluştu; yüksek öğrenim kavramı gelişti. Sübyan mektepleri, lonca ve tarikat okulları, medreseler kuruldu. Bilim ve felsefe alanlarında, o dönemde dünyanın en ileri bölgesi olan Batı Asya’da, çok parlak bir eğitim düzeni gelişti.

Medreseler

Bin yıl boyunca sayısız bilim adamı yetiştiren medreseler, Karahanlılar ve Gazneliler döneminde ortaya çıktı. Büyük Selçuklular bu okulları geliştirdiler. Anadolu Selçukluları ve Osmanlılar ise tüm İslam dünyasına yaydılar. Medresenin kurucusu kabul edilen Nizamülmülk, ilahiyat bölümlerine ağırlık verip, buraları Şii’liğe karşı Sunni’liğin kuramsal merkezleri yapmıştı. Ancak, bu okullarda özellikle Anadolu’dakilerde, hemen her bilim dalında öğretim yapılıyordu. Hukuk, dil, edebiyat, tıp, gökbilim, tarih, matematik ve özellikle devlet adamı yetiştiren siyaset bilimi alanlarında eğitim veren bölümler vardı.
Ülkenin birçok kentinde kurulan medreselerde, eğitim programları devlet merkezinde hazırlanır, tek tip eğitim yapılır ve dönemin bilginleri dönüşümlü olarak ders verirdi. Nizamülmülk medreseleri; zengin kütüphaneleri, herşeyi düşünülmüş ücretsiz yurtları ve gerçekleştirdiği eğitim düzeyiyle, dünyanın ilk üniversiteleri, benzeri olmayan eğitim kurumlarıydı.10
Kadrolu eğitim görevlilerinden ayrı olarak, İslam dünyasının ünlü bilginleri konuk olarak çağrılırdı. Kütüphanenin zenginleştirilmesi için, yanına para verilen kitap toplayıcılar, düzenli olarak çevre ülkeleri dolaşır kitap satın alırdı. Medreseler’in giderlerinin karşılanması için vakıflar, yardım kuruluşları (imarethane) kurulurdu.

Selçuklu Medreseleri

Selçuklular’da gençler, medreseye gelinceye dek bir dizi eğitimden geçerdi. Küçük yaşta olanlar yörelerindeki cami ya da mescid yanındaki okullarda, okuma yazma öğrenirler11; başarılı olanlar bir üst aşamaya alınarak medresede okumaya hazırlanırlardı.
Medrese eğitimi ücretsizdi. Giderler, devlet ya da bu iş için kurulmuş vakıflarca karşılanır, öğrencilere karşılıksız burs verilirdi. Kısa bir süre önce bulunan ve 1060 yılına ait olan bir vakıf sözleşmesinde; ders veren bir öğretim üyesi (müderris) 300, bir hizmetli 60 dirhem aylık alırken; bir öğrenciye 30 dirhem burs verildiği yazılıdır.12
Karahan, Gazne ve Selçuklu dönemi; Türk kültürünün olduğu kadar, İslam kültürünün de en ileri dönemidir. Bu dönemde, Çin Türkistanı’ndan Anadolu’ya dek; kütüphaneleri, okulları, medreseleri olmayan kent yoktur. Merv’de, hiçbir İslam ülkesinde bulunmayan zenginlikte on tane büyük genel kütüphane vardır. Hastaneler, medreseler ve camiler de, ayrıca kendi kütüphanelerine sahiptir.13 Kazak kenti Otrar’ın kütüphanesi, dünyanın en büyük kütüphanelerinden biridir.14
 Eğitim ve bilimin geliştirilmesi için vakıflar kurulmakta, devlet bütçesinden eğitime büyük paylar ayrılmaktadır. Büyük Selçuklular, eğitim için her yıl 600 bin dinar harcama yapmaktadır ve bu büyük bir paradır.15
El yazısıyla kitap çoğaltan binlerce kişi (istinsah) vardır. Saygı gösterilen bir mesleğin sahipleri olarak istinsahlar, devlet ya da vakıfların güvencesi altındadır. Kitap satıcılığı, “iyi kâr getiren” bir uğraştır. Öğrenciler, bilim peşinde hocadan hocaya, kentten kente giderler. Toplu okuma ve tartışma toplantıları düzenlenir; aydınlar ve bilginler, bu toplantılarda kıyasıya tartışırlar. Düşünce üzerinde baskı yoktur; dönemine göre “olağanüstü özgür bir hava” yaşanmaktadır. Fransız tarihçi Claude Cohen bu dönem için; “Orta Çağ’da, hiçbir yerde ve daha sonraki İslam toplumlarının hiçbirinde, böyle bir ambiyans (ortam y.n.) bulunmaz”  diyecektir.16

Osmanlı Medreseleri

Osmanlı İmparatorluğu’nun gelişme döneminde, medreseler daha da gelişti ve külliye durumuna geldi. Külliyeler, genellikle bir caminin çevresinde yapılan ve medrese, kütüphane, sübyan mektebi gibi eğitim kurumlarının tümünü içeren bir yapılar topluluğudur. Burada, doğrudan eğitim yapan bu kurumlardan başka; sağlık ve deliler yurdu (darüşşifa), hastahane (bimarhane) gibi dolaylı eğitim yapan kurumlar ile aşevleri (aşhane), hamam, sebil, çeşme gibi sosyal yapılar; at ve arabalar için park yerleri (arasta); han, kervansaray gibi ticaret yapıları yer alır. Ancak bunların tümünün her külliye’de bulunması gibi bir kural yoktur. 16.Yüzyılda Mimar Sinan’ın, İstanbul’da yaptığı Süleymaniye Külliyesi, Osmanlı İmparatorluğu’nun en görkemli yapılarından biridir.
15.yüzyıldan sonra, içinde cami ya da ticaretle ilgili birimlerin bulunmadığı, buna karşın bugünün ilköğretim okullarına denk düşen, sübyan mekteplerinin bulunduğu külliyeler yapılmaya başlandı. 16.Yüzyıl Osmanlı toplumunda, kentlerdeki külliyelerden başlayarak cami ve mescidlerle tüm ülkeye yayılan bir ilköğretim ağı yaratılmıştı.
Prof.Ömer Lütfi Barkan’a göre, 16.yüzyılda, yalnızca Anadolu’da; 110 medrese, 342 cami, 1055 mescid ve 626 zaviye (küçük tekke) ve hankâh (dergah) vardı.17 Her cami ya da mescit aynı zamanda bir sübyan mektebiydi. Bu okullarda okuma yazma başta olmak üzere, Kuran okuma, din pratiği, davranış biçimleri, gelenekler ve yazı alışkanlığı (meşk) öğretilirdi. 5-6 yaşlarındaki kız ve erkek çocukların birlikte okuduğu bu okullar, dinsel ağırlıklı olmak üzere, çocuklara toplumsal bir kimlik kazandırıyordu.18

DİPNOTLAR

1                      “Türk Kültürünün Gelişme Çağları” Prof.B.Ögel, Türk Dün.Araş.Vak., İst. 1988, sf.250
2                      “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 3.Cilt, Tekin Yay., 1995, sf.1329
3                      “Türk Kültürünün Gelişme Çağları” Prof.B.Ögel, Türk Dün.Araş.Vak., İst. 1988, sf.247
4                      “Kök Türkler” Sencer Divitçioğlu, Yapı Kredi Yay., 2.Basım 2000, sf.212
5                      “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 2.Cilt, Tekin Yay., 1995, sf.601-602
6                      “Türk Kültürünün Gelişme Çağları” Prof.B.Ögel, Türk Dün.Araş.Vak., İst. 1988, sf.242-245
7                      “Ön Türk Tarihi”, Haluk Tarcan, Kaynak Yay., 1998, sf.142
8                      “Tarih I, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 4.Bas. 2000, sf.69
9                      “Ortadoğu Uygarlık Mirası-2” M.İlmiye Çığ, Kaynak Yay., İst.-2003, sf.279
10                 “Orta Asya” Jean Paul Roux, Kabalcı Yay., 2001, sf.289
11                 “Osmanlı İmparatorluğu’nun Kuruluşu” Prof. M.F.Köprülü, Ötüken Yay., 1981, sf.120
12                 “Orta Asya” Jean Paul Roux, Kabalcı Yay., 2001, sf.289-290
13                 “Tarih II, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 3.B., sf.222
14                 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 1.Cilt, Tekin Yay., 1995, sf.83
15                 “Tarih II, Kemalist Eğitimin Tarih Dersleri” Kaynak Yay., 3.Bas. 2001, sf.222
16                 “Türklerin Tarihi” Doğan Avcıoğlu, 3.Cilt, Tekin Yay., 1995, sf. 1329
17                 “Osmanlı İmparatorluğu’nda Eğitim ve Bilgi Üretim Sisteminin Oluşumu ve Dönüşümü” İlhan Tekeli-Selim İlkin TTK Yay., 2.Basım 1999, sf. 9
18                 a.g.e. sf. 7



Arkadaşlarınızla bu yazı paylaşın.

0 yorum:

Yorum Gönder